Soru işaretleri, bunalım sorgulamalar ve fazlası ...karanlık olabildiğine

 
Bir cuma akşamı evde oturmuş oynadığım oyuna ki 85inde teyzeleri bile kendine bağlamayı başarmış bi oyun olmasına rağmen kafamı veremiyorum. Dizi izliyorum 5-10 dkdan fazla sürdüremiyorum. Geziniyorum internette. Öyle dağınık ve avereyim ki nette bile...Aklım parçalara ayrılmış ve dağılmış. Düşünceler düşünceler...Ket vuramıyorum kendime ve o çok sevdiğim huzur halini bile bulamıyorum ki şibumi gerçekten sürrealist bir fikir gibi kalıyor.

   Arınma ihtiyacı hissediyorum. Geçmişimden, bu günümden ve geleceğimden. Neden??? Ben bu hissi yaşamayayım diye iyi bir insan olmamış mıydım? Sırf bunun için adil olmaya çabalamadım mı en kızdıklarıma bile? Enin de sonunda sevmeyi öğrenmedim mi nefret etme çizgisinde olduklarımı ... Neden öyleyse, ne yanlıştı?

  Kimsenin elini tutmaya ihtiyaç yok derim çoğu zaman, insan kendi başına dimdik ayakta kalabilir. Diğerleri çoğu zaman airbag olmaktan ileri gidemez hayatta. Bugün öyle bir his taşıyorum ki ana damarlar dışında tüm kılcalları kuruttum bu tutkuyu besleyen. Şimdi sadece biyolojik olarak yaşam var. Umut var mı diye soruyorlar, bilmiyorum. Şüphesiz bilmek de istemiyorum önümüzdeki zamanda. Zaman dedim zira artık saniye, saat, yıl kavramım da şaştı kendini.

  Kaos ortamı hakimken ruhumda en kızdığım şey kendim oldum yine, hep olduğu gibi. Bir gün nefret edersem  birinden bir şeyden ona da kendime olduğum kadar acımasız olacağım. Ama yoo ben kimseye kendime olduğum kadar gaddar olamadım.

  Uzakta bir yerde, bilmediğim bir ses bir nefes ve bir sıcaklık var... Bazen çok yakın gibi geliyor mesafelere rağmen. Ona dair tek bildiğim şey varlığı. Varolduğunu biliyorum. Hepsi bu. Ne bir mazi ne bir şimdi, belki sadece gelecek. Kalp atışlarını hissettiğim bir melek belki hangi tarafta olduğu belli olmayan. Ve ben her hissettiğimde o ışığı duruyorum, beynim odaklanıyor, huzur buluyorum öyle bir huzur ki neredeyse tamamen başkası oluyorum ama kendim olan bir başkası. Kendimi görebiliyorum onda onu göremesem de. Hiç ısınmayan ellerim sıcacık oluyor. Konuşuyorum, susuyorum, şarkılar söylüyor birileri ve hayatımda hiç duymadığım dünyanın en tatlı en akıcı sesi. Zaman duruyor, zaman akıyor...
Böyle bir karmaşanın huzur neresinde diyorum ama inkar edemiyorum bulduğum huzuru o kadar gerçek ki.

Hayatım boyunca hayallerimden sıyrılıp gerçeklerimin (yo hayır belki de benim bile değiller- gerçeklerin) peşinden gitmeye çalışırken hangisi gerçek hangisi hayal farkedilemeyeceğini anladım. Dedim ya, karışığım, ve o ışık kayıp bir süredir.

Alışmaktan nefret ederim. Alışmamak için yaptığım bir şey yok ama alışmaktan hoşlanmıyorum. Alışıyorum...
Söz vermelerinden nefret ederim insanların çünkü tutulmadığında benim için hiçleşiyorlar ve hiçleşmeleri beni üzüyor. Zorlanmak... Bir şeyleri yapmam için, bir şeyler olmam için zorlanmak yırtıcı ve vahşi ilkel bir benliği körüklüyor içimde. Önüne geçmem zor oluyor, yıpranıyorum.

Ben sadece o ışığı istedim hepsi bu. Diğerleri mi? İyi günlerimde hep vardılar. En yakın olanı bile hayatın akışıyla birlikte ağırlığı fazla olan batmak üzere bir gemideki en ağır yük sizmişçesine ve olağan şekilde sulara bırakıyor sizi. Sorun değil. Ben denizi severim. Sorun şu ki ben yük atmadan o gemide topluca ölmeyi tercih edenlerdenim. Hadi buyrun. Şimdi gerçekçilik mi hayalperestlik mi?

Deli saçması yazı yazmaya başlamışken; deli diyebilirsiniz, ki zaman zaman havai, uçarı, deli, uçuk kaçık gibi sıfatlarla süslüyorsunuz sizin yarattığınız benliğimi. Yok be yavrum, sizin lügatınızdaki deli korkarım bendekinde  farklı açıklanıyor.


Dipnot: Kimse anlamasa da yazarım diyen sevgili yazar, bence aranıza hoşgeldim =)